TÜVTÜRK

LİLİYAR

Ustad Karakoç’ın yüreği, heyecanı, hasreti ve kalemiyle peşi sıra dizdiği mısraların şahıydı bu şiirleri, Mona roza ve Ping- pong masası. Derdi ve dileği bambaşkaydı bu şairin ve şiirin, bihaber gibi davranırdı muhatabı ona, öylede gittiler ikisi, iki ecnebi hibaan olarak…

LİLİYAR

Bilen bilir liliyar’ı ve liliyar şiirini, öteberisinde “Mona Roza”  vardı, sesiz bir çığlık, sedasız bir çiçek misali idi. Diğer öteberisinde Ping-pong gürültüsü, yanı başında masası ve yerinde sığmayan ahvalin sahibi şairin aşkı ile ping pong topu oynar gibi oynama inadı…

Ustad Karakoç’ın yüreği, heyecanı, hasreti ve kalemiyle peşi sıra dizdiği mısraların şahıydı bu şiirleri, Mona roza ve Ping- pong masası. Derdi ve dileği bambaşkaydı bu şairin ve şiirin, bihaber gibi davranırdı muhatabı ona, öylede gittiler ikisi, iki ecnebi hibaan olarak…

Bu şiirlerin hikâyesini başka bir iklime ve iklimin zamanına intikalini yapıp;

Gel gelelim Liliyar’a, evet  “Liliyar” şairin en sevdiceği idi. Diyarbakır bozkırından gelen delikanlının kalbinde yer verdiği nadide rozası idi.

 “Lili nin güneşin altında duruşu yok mu

Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu

Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu

Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu

Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı

Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu

Lilinin bir tavşan gibi koşuşu

Türk edebiyatının mistik ve derin sesi Sezai Karakoç, mısralarını sadece kelimelerle değil, yüreğinin en saf heyecanları, hasretleri ve yaşanmışlıklarıyla dokumuş bir ustadır. Onun şiir evreninde "Mona Roza" sessiz bir çığlık ve sedasız bir çiçek gibi açarken, bu eşsiz yapıtın hemen yanı başında "Liliyar" ve "Ping-pong Masası" gibi mısraların şahı kabul edilen eserler yer alır. Karakoç’un şiirleri, muhatabının bihaber tavırlarına rağmen asil bir duruşla kaleme alınmış; şair ve ilham kaynağı, iki yabancı gibi bu dünyadan gelip geçmişlerdir. 

"Liliyar", kurumuş bir mevsimden gelen genç bir şairin kalbindeki en nadide "roza"dır. Şiirin doğuş hikâyesi, üniversite yıllarının o kendine has hüzünlü ve heyecanlı atmosferine dayanır. Yaz tatili geldiğinde, üniversite yurtları büyük bir devinime sahne olur; öğrenciler bavullarını toplayıp evlerine dönmenin telaşını yaşarlar. Evi yakın olanlar ailelerine hızla kavuşurken, Diyarbakır veya Dersim gibi uzak bozkırlardan gelen öğrenciler, hem yol masrafları hem de mesafeler nedeniyle boşalan yurtlarda sessiz bir maceranın içinde kalırlar. İşte "Liliyar", tam da böyle bir yalnızlık ve gözlem zamanında filizlenmiştir. 

Şiirin temelinde, Üstad Sezai Karakoç’un bir kızın yurttan bavuluyla çıkışını gizlice seyretmesi yatar. Genç kızın güneş altındaki duruşu, bavulunu alışındaki o kararlı tavır ve kendisini izleyen şairi fark ettiğinde bir keklik gibi ürkek ama atik bir şekilde kaçışı Karakoç’u derinden etkilemiştir. Şiirdeki o meşhur dizeler, bu anlık ama derin sarsıntının ürünüdür: 

"Lilinin bir tavşan gibi koşuşu

Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu" 

"Çirkin Adam"ın Dönüşümü ve Bekleyiş

Şiirde geçen "çirkin adamın güzel adam oluşu", sadece fiziksel bir değişim değil, Lili’nin gelişiyle ruhun geçirdiği bir inkılaptır. Metinde tasvir edilen "çirkin adam", aslında Lili’yi bekleyen başka bir delikanlının bekleyiş pozisyonunu ve o kavuşma anındaki duygusal fırtınayı temsil eder. Kızın bavuluyla yollara düşmesi ve ardından kapıda beliren adama çocukça, çılgınca sarılışı; asırlık ağaçları devirecek güçte bir duygu yoğunluğunu ifade eder. 

Sezai Karakoç’un "Liliyar"ı, sadece bir veda ya da kavuşma şiiri değildir; o, uzak bozkırlardan gelen bir gencin gözlem gücüyle yoğrulmuş, içten bir sevdanın vesikasıdır. Tıpkı "Mona Roza"da olduğu gibi, "Liliyar"da da sessizce izlenen, hayranlık duyulan ve mısralara hapsedilen bir "en sevdicek" portresi çizilir. Karakoç’un kalemi, bir yurt bahçesindeki sıradan bir anı, asırlarca unutulmayacak bir edebiyat klasiğine dönüştürmeyi başarmıştır.

 

Yorum Yaz