GAZZE: İNSANLIĞIN SINANDIĞI TOPRAKLARDA BİR FERYAT...
Gazze’nin çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına ve bütün masumlarına sözümüzdür: Sesiniz duyulacak; acınız kayda geçirilecek, adaletin yolları sonuna kadar zorlanacaktır. Er veya geç “siyonistlerin” anlayacakları dil olan “güç” ile cezaları verilmesi beklenti, umut ve niyazımızdır. “Her gelecek yakındır” ve bu yakın gelecek Gazze’ye, Filistin’e ve Mescid-i Aksa’nın özgürleştiğini gösterecekti. Ancak böyle bir sonuç şehid olanların şehadetini anlamlı kılacaktır. Bu Gazze’lilere hem insanlık borcudur hem de ümmete düşen izzetli bir emandır.
Gazze’de olmak demek; sabahın ilk ışığıyla beraber anne kucağında bir nefesin kesilmesine tanık olmak demektir. Bir bebek — henüz dünya denen bu cömert ama kırılgan oyunu tam oynayamadan — anne kokusunu duyamadan, geleceğini hayal edemeden son nefesini veriyor. O küçük hayatın sonunu getiren kurşunun soğukluğu, bir ailenin sürüp giden hikâyesini paramparça ediyor; geriye yalnızca tanıklığın acısı kalıyor.
Gazze’de çocuk olmak, büyümenin, gülmenin, oyun kurmanın ne olduğunu unutmak demektir. Uykusuz geceler; karnı doyurulamamış, düşleri yarıda kalmış bir kuşak… Meslek sahibi olamamış, umutları çalınmış bir neslin erken ölümü — sadece bedensel değil, geleceğe dair inancın da öldürülüşüdür. En hüzünlü yanı ise, bir çocuğun hayal kurma hakkının elinden alınmasıdır; o hayaller, bir daha onarılamayacak biçimde kırılmaktadır.
Gazze’de kadın olmak, kelimelerle tarif edilemeyecek bir sabır ve aynı zamanda dayanılmaz bir acı demektir. Evlatlarının ciğer parelerini, enkazlar altında aranırken, bir annenin yüreği her buluşta hem dağılıyor hem yeniden direniyor. Bazen bedenler bulunmuyor, bazen sadece küçük bir iz… Bu bilinmezlik, acıyı daha da keskinleştiriyor; her an hatıra ile yıkımı aynı anda taşımak zorunda kalmak, insan ruhunu eritircesine yıpratıyor.
Gazze’de baba olmak, açlığın, utancın ve çaresizliğin ortak hatırasını taşımaktır. Çocuğunun gözlerinde büyüyen açlıkla yüzleşememek; bir lokma ekmeği bulamamanın verdiği acı, kırıp geçiren bir tarifin ötesindedir. Bu acı, sadece bireysel bir sarsıntı değildir; toplumun, medeniyet borcunun yerine getirilmediğinin vicdani ilanıdır.
Gazze’de yaşlı olmak ise — hayatın tüm yorgunluğunu omuzlarında taşıyanların — yalnızca fizikî bir tükeniş değil; gelecek adına duyulan derin bir kaygı ve sabırla beklenen adalet özlemidir. Yaşlıların bekleyişi, ölüme boyun eğmek değil; insanlık adına haklarını görme umududur.
Gazze’de insan olmak; en acı olanı yaşatıyor bize: kendi kardeşinin, yakın çevresinin bile bazen gözlerini kapadığı veya dilsiz kaldığı bir zulüm karşısında yalnız bırakılmak. Bu, insan olmanın beka sorunudur. Vicdanın susması, tarihin en büyük mağduriyetlerinden birinin önünde durup “yeter” diyememesi demektir. Ve bu suskunluk, zulmü mümkün kılan en tehlikeli zemindir.
Gazze’de Müslüman olmak, orada yaşanılanların sadece bir kimlik meselesi olmadığını, inancın ve insanlığın derin bir sınanışı olduğunu gösterir. Orada direnenler — imanla, sabırla, gözyaşıyla — ümmetin onurunu taşıyor; onların duası, ümmete rehberlik edenlerin vicdanına bir çağrıdır. Bu çağrı, yalnızca dinsel bir kıvılcım değil; insanlığın ortak vicdanının sönmemesi için atılan bir çığlıktır.
Bütün bu yaşananlar sadece görüntülerden ibaret değildir; bunlar insanlığın, medeniyet değerlerinin, uluslararası hukukun ve vicdanın göz göre göre örselendiği gerçekliklerdir. Gazze’de yaşananlar, uluslararası toplumun adaletsizlik karşısındaki ihmalkârlığının bir aynasıdır. Tarih kaydedecektir ki, bazen devletlerin veya güç odaklarının eylemleri, bir toplumun varoluşunu tehdit eder hâle gelmiştir. Bu durum karşısında iki ruh hali mümkündür: ya susmak ve normalleştirmek ya da haykırmak, kayda geçirmek ve adalet talep etmektir. Biz ikinci yolun savunucusuyuz.
Gazze’de yaşananlar, sadece o coğrafyanın bir yarası değildir — insanlığın onuruna yönelik bir saldırıdır. Bizim sözümüz, ağzımızdan çıkan her kelime, adalet çağrısının bir parçası olmalıdır. Hukuk ve vicdan, mazlumun sesini susturmamalı, duyurmalı.
Bu metin ile bir kez daha haykırmak gerekir: Zulmün her türlüsü lanetlidir; hukukun üstünlüğü ve insan hayatının kutsallığı duymayan kulaklara duyurulmalıdır. Biz adaletin peşindeyiz hesap soran; hakikatın tecelli edeceği; yıkılan insanlığın değerlerinin onarımını ve hakiki manada ihdasını istiyoruz. Çünkü gerçek zafer, insanlığın onarılmasıyla, hukukun vicdanla buluşmasıyladır.
Gazze için dua edenler, yardım edenler, hakikat için kaydedenler; tarihin onurlu tanıklarıdır. Onların sesiyle birlikte hareket etmek; mazluma sahip çıkmak, uluslararası hukuku işletmek ve zulmün her zeminini kurutmak vazifemizdir. Bu vazife, yalnızca dini bir vecibe değil; insan olmanın temel gereğidir.
Gazze’nin çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına ve bütün masumlarına sözümüzdür: Sesiniz duyulacak; acınız kayda geçirilecek, adaletin yolları sonuna kadar zorlanacaktır. Er veya geç “siyonistlerin” anlayacakları dil olan “güç” ile cezaları verilmesi beklenti, umut ve niyazımızdır. “Her gelecek yakındır” ve bu yakın gelecek Gazze’ye, Filistin’e ve Mescid-i Aksa’nın özgürleştiğini gösterecekti. Ancak böyle bir sonuç şehid olanların şehadetini anlamlı kılacaktır. Bu Gazze’lilere hem insanlık borcudur hem de ümmete düşen izzetli bir emandır.
Sıradan Kelimelerden Geçenler!
İsimlerinizi toplayın ve defolun!
Saatlerinizi zamanımızdan çekin ve defolun!
İstediğinizi alın!
Denizin maviliğinden ve hatıraların kumundan
Alın ve defolun!
Sizden kılıç, bizden kan,
Sizden çelik ve ateş, bizden et,
Sizden bir tank daha ve bizden taş,
Sizden gaz bombası, bizden yağmur!
Kanımızdan payınıza düşeni alın ve defolun!
Kanımızla ziyafetinize oturun ve defolun! (MAHMUD DERVİŞ)
Editör: Mehmet Nezir Güneş
