Dur ve Yavaşla
Dur ve Yavaşla
Hiç fark ettiniz mi, artık hiç kimse durmuyor? Herkes bir yerlere yetişme telaşında. Sabah alarmla uyanıyoruz, gün daha doğmadan zihnimizde onlarca düşünce dolaşıyor. Kahvaltıyı aceleyle yapıyor, yola koyuluyor, trafikte ya da yaya halde zamanla yarışıyoruz. Gün boyu mesajlar, toplantılar, bildirimler, yapılacaklar listesi... Ve akşam olup eve döndüğümüzde, bir sessizlik çöküyor. Ama o sessizlik huzur değil; sadece yorgunluğun sesi.
Hepimiz hızın esiri olmuş durumdayız. Sanki birileri “gecikirsen hayatı kaçırırsın” demiş gibi... Oysa belki de asıl kaçırdığımız şey, yavaşladığımızda fark edeceğimiz o küçük güzellikler. Bir kahvenin kokusu, sabah ışığının perdeye düşüşü, yolda yürürken karşımıza çıkan gülümseyen bir yüz... Bunlar hep gözümüzün önünde ama biz hep bir sonrakine koşarken, o anı ıskalıyoruz.
Mevlânâ der ki: “Ne kadar hızlı gidersen git, ruhun geride kalıyorsa vardığın yerin anlamı yoktur.”
Belki de bizim asıl yorgunluğumuz, bu. Bedenen ilerliyoruz ama ruhumuz o kadar arkada kalmış ki... Geceleri uykumuz var ama huzurumuz yok. Dinleniyoruz ama aslında hiç dinlenemiyoruz.
Bir an durup kendimize sormamız gerekmez mi? “Ben nereye koşuyorum?” diye.
Çünkü çoğu zaman farkında bile olmadan yarış halindeyiz. Başkalarıyla değil, kendimizle... Daha başarılı, daha popüler, daha üretken olma telaşı içindeyiz. Ama o kadar çok “daha” istiyoruz ki, sonunda hiçbir şeyi elde edemiyoruz aslında. Geride kalan belki de çok koştuğumuz zamanların yorgunluğudur.
İmamı Gazali “Kalbin huzuru, dünyanın gürültüsünden uzaklaştığın anda başlar” demiş.
Durmak, bu çağın en büyük cesareti. Çünkü durduğunda herkes senden ileri gidiyor gibi hissedersin. Ama unutmamak lazım; bazen bir adım geri çekilmek, manzarayı daha iyi görmek içindir.
Yavaşlamak, tembellik değil; bilerek, hissederek yaşamanın yoludur. Filozof Henry David Thoreau şu sözüne dikkat çekmek isterim. Walden Gölü kıyısında geçirdiği yıllar için: “İnsan, hayatın özünü ancak sadeleştiğinde bulur,” demişti. Bizse her şeyi karmaşıklaştırdık. Günümüz insanı artık sade bir anı bile komplike hale getiriyor: Kahve içmek için bile telefonunu, kulaklığını, paylaşımını hazırlıyor.
Oysa bazen sadece oturmak, hiçbir şey yapmadan gökyüzünü izlemek bile ruhun en büyük ihtiyacı olabilir. Peşinden koştuklarımız, ihmal ettiklerimizden daha değerli değildir. Bunu ancak kaybedince anlarmış insan. Sevdiklerin gibi, sağlığın gibi, huzurlu bir ömür gibi ve daha niceleri.
Sırf bu nedenler için bile “Yavaşlamak ya da durmak gerekmez mi”?
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey, yavaşlamanın güzelliği. Bir çiçeğin açmasını beklemek gibi... Bir dostla konuşurken saate bakmamak gibi...Bir kitabı bitirmek için değil, içinde kaybolmak için okumak gibi...
Dur biraz. Derin bir nefes al. Bırak zihnin sussun, kalbin konuşsun. Hayat senden bir şeyler yapmanı değil, sadece orada olmanı istiyor bazen. Yavaşladığında fark edeceksin; Zaman aslında hiç düşman değilmiş. Senin peşinden koşan da o değilmiş, sen hep kendi huzurundan kaçıyormuşsun.
Ve Rumi’nin şu sözüyle bitirelim:
“Aceleden doğan her şey, eksik doğar.”
O yüzden bugün kendine bir iyilik yap ve bir adım geri çekil.
Kahveni yavaş iç, yürürken gökyüzüne bak, kalbini biraz dinle.
Ve unutma: Peşinden koştuklarımız, ihmal ettiklerimizden daha değerli değildir.
Selam ve dua ile…