Biz Şehrimizin Kimliğini Kaybettik
Ancak üzülerek söylemeliyim ki şehir bizim olmaktan çıktı. Sahipsiz kaldı, ne içerdekiler, nede sonradan gelenler şehri sahiplenemedi, günlük ve haftalık limitlerle ve bu bakış tarzı ile şehre dair fikir yürüttük.
Bilen bilir; bu köşede memleket ile ilgili “Mehalla Trafo”, “Üç Dilli Üç Dinli Mardinli”, “Bir Yaz Gecesinde Kasimiye’de Teravih Namazı Kılmak”, “Bir Umudun Adıydı Pelul”, “Mardin’de Herkes Kapısının Önünü Süpürürse”, “Biz Birlikte Mardinliyiz” gibi nice yazıları kaleme aldım.
Evet, yeniden bulmak zorundayız bu kimliği.
Çünkü biz bu coğrafyanın kaderine, taşına, toprağına, gölgeli sokaklarına, kadim medeniyetlerin omuz omuza taşıdığı zamana omuz verdik ve hep zamanlara saygı duyduk. Ama bir yandan da içimizde başka bir umut taşıdık: “Memleketimiz neden diğer memleketler gibi asgari insani yaşam koşullarına sahip olmasın?” dedik.
Neden bizim şehrimiz de imarda, çevrede, yol ve yordamda, kültürde, istihdamda, yönetimde ve insan kıymetinde diğer şehirlerle yarışmasın?
Bu heyecana eriştik mi, erişmedik mi? Buna karşı komplike bir davranış sergiledik mi? mücadeleyi yükselttik mi, duruşumuzu net olarak izah ettik mi? Bu soru ve sorunların cevabını şimdilik bir kenara bırakıyorum. Zira meselenin kökü çok daha derinlerde…
Binaleyh Memleket sadece memleketlilerin mi olmalı?
Biz sadece kendi memleketimiz hizmet etmek zorundamıyız diye bir kaide mi var? Veya hepten birileri mi bizi düzeltsin, hizmet etsin diye nice söz sanatlarıyla sıkıntıları dallandırıp bullandırmalıyız mı?
“Ne biz gelelim, ne onlar gelsin” şeklindeki sığ argümanların artık anlamı yok. Çünkü mesele, kimin nereli olduğu değil; kim bu memlekette taş üstüne taş koyuyor, kim bu şehrin insanına adaletli davranıyor, kim hemşeriliği bir menfaat tangosu hâline getirmeden hizmet ediyor meselesidir.
İşte o kişi, bizim için muteberdir.
Nice memleketli var ki bu şehrin malına çökmeye yeltenmiş, talan etmiş.
Nice memleketli olmayan da liyakatsizliği memleketin kaderi hâline getirip şehri darmadağın etmiştir.
O hâlde meselelere artık başka yerden bakmalıyız:
Bu şehir, “kimin şehri” tartışmalarının çok ötesinde, kimin gerçekten hizmet ettiği üzerinden konuşmalı/konuşmalıyız.
Tam burada şunu eklemek isterim:
Asıl meselemiz memleketimizde güzel şeylerin olmasıdır.
Memlekete kimin taş üstüne taş koyduğu veya koymadığıyla ilgilenmeliyiz.
Biz memleketimizi de, memleketimize hizmet edeni de severiz ve unutmayız.
Zaten biz kadim bir geleneğin mirasçılarıyız; renkli bir kültürün, çok dinli, çok dilli bir yaşamın varisleriyiz.
“Biz insanların memleketine değil, memleketimize yaptığı fedakârlığa bakarız.”
Ancak üzülerek söylemeliyim ki şehir bizim olmaktan çıktı. Sahipsiz kaldı, ne içerdekiler nede sonradan gelenler şehri sahiplenemedi, günlük ve haftalık limitlerle ve bu bakış tarzı ile şehre dair fikir yürüttük.
Bu sebep ile sahip olduğumuz şehrin kadim ruhunu, kimliğni, taşın hafızasını, avluların serinliğini, eyvanın huzurunu, damların yıldızlara açılan sessizliğini kaybettik.
Mardin taşına sinmiş o altın rengnin zamana olan hükümranlığını, modernizmin hoyrat adımlarına teslim edildi.
Oysa biz yeniden sahiplenmeliyiz bu şehri.
Geçmişin değerleriyle hemhâl edip yeni yüzyıla hazırlamalıyız.
Sokak kültürümüzü, cadde yaşamımızı, komşularımızla kurduğumuz o sıcak bağı, eyvan sohbetlerimizi, dam keyfimizi hatırlamalıyız.
Yıldızlarımızı, güvercinlerimizi, uçurtmalarımızı yeniden Mardin semalarına salmalıyız.
Çünkü şehir kimliğini hatırlamadıkça, biz de kendimizi de hatırlayamıyor, hafızamızı ve geçmişimizi silip atıyoruz.
Bugün itibariyle Mardin’in sorunları azalmıyor; bilakis artarak çoğalıyor.
Ama bu kader değildir.
Bizi bugüne kadar idare eden pansuman politikalarından, günü kurtarma reçetelerinden, temsil paralarının savrukluğundan, memlekete fayda vermeyen sözde icraatlardan vazgeçme vaktidir.
Odaklanmamız gereken şey bellidir:
Memleketimizde güzel şeylerin olmasını istemek ve bunu talep etmek.
Taşın hafızasını koruyarak, yeni yüzyılın aklıyla bu şehri yeniden ayağa kaldırmak.
Mardin’in kimliğini kaybetmiş olması, onu yeniden bulamayacağı anlamına gelmez.
Yeter ki biz, bu kentin gerçek sahipleri olarak; geçmişten aldığımız irfanı bugünün aklıyla birleştirmeye cesaret edelim.
Yeter ki taşlarımızı konuşur, sokaklarımızı nefes alır, insanımızı mutlu eder hâle getirmek için irade gösterelim.
Ez cümle;
Bu şehir yeniden bizim olabilir.
Ama önce biz, bu şehre yeniden sahip çıkmayı hatırlamalıyız, Kadim kimliğini yeniden sokaklarımıza, caddelerimize, avlularımıza, kahvelerimize, park ve bahçelerimize nakşetmeliyiz.
Kalın sağlıcakla…