Başarının Rüyasını Görmek
Okulun tam karşısında genç bir kız duruyordu. Gözleri parlıyor, yüzüne hafif bir tebessüm hâkim oluyordu. Okulun ilk günüydü ve herkes bir koşuşturma içindeydi. Kimisi ailesiyle vedalaşıyor, kimisi eşyalarını pansiyona taşıyor, kimisi ise yeni arkadaşlarıyla tanışıyordu. Sadece boş boş okula bakıyor gibi görünen, ama aslında içinden zaferini kutlayan kızın adı Sema Nur’du.
Evet, zaferini kutluyordu. Çünkü ailesine rağmen motivasyonunu bozmamış, sınava çalışmış ve bu okulu kazanmıştı. Tabii ki kazanması yetmemişti; ailesini okula gitmek için ikna etmesi de bir hayli vakit almıştı. Ailesine göre okumayıp köyde işlere yardımcı olması gerekiyordu. Babasıyla bu konuda fazlasıyla konuşmuştu ama hiçbir şey işe yaramamıştı. Babası ona hep, "Vazgeç artık bu sevdadan. Okul mokul yok. Burada tarlada çalışır, biraz daha büyüyünce evlenirsin," diyordu. Neyse ki onun Ayşe Öğretmen’i vardı.
Ayşe Öğretmen, Sema Nur’un babasıyla konuşmuş ve ne yapıp edip onu ikna etmişti. Bu açıdan Sema Nur çok şanslıydı. Çünkü o, bu evin okuyacak ilk çocuğu olacaktı. Ondan önce abisi de okumak istemişti ama babası yine, "Sen gidersen koyunları kim güdecek, kim çobanlık yapacak?" demişti. Abisi de pes edip babasının dediklerini kabullenmişti. Ama Sema Nur pes etmemiş, inancını kaybetmemişti. Ayşe Öğretmen’in de yardımıyla hayallerine bir adım daha yaklaşmıştı. O, küçüklüğünden beri mazlumlara yardım etmek, onların haklarını korumak yani avukat olmak istiyordu. Sema Nur'un rüyalarında gördüğü hayalleri gerçekleşmeye başlamıştı.
İlk ders zili çalmış, dersi tanışarak geçirmişlerdi. Bir sonraki derste ise ders işlemeye başlamışlardı bile. Sema Nur, her dersi dikkatle dinliyor, notlarını alıyor ve okul sonrasında tekrarlarını yapıyordu. Vakit su gibi geçmiş, ilk sınavlar gelip çatmıştı. Sema Nur, her derste oldukça yüksek notlar almış ve hayalleri için daha da fazla çalışmaya başlamıştı. Hayalleri peşinde yolda olmak, çalışmak onu oldukça mesut ediyordu.
Ne var ki sıra arkadaşı hiç de bu kadar mutlu görünmüyordu. Sıra arkadaşı Selin, sarı saçlı, uzun boylu bir kızdı. Selin'in moralinin bozuk olduğunu gören Sema Nur, başını masaya gömen arkadaşına usulca dokundu.
— Neyin var Selin, neden moralin bozuk?
— Çünkü sınavlarda hiçbir başarı gösteremedim. Ailem benim başarım için elinden geleni yapıyor. Dershaneye gidiyorum, istemediğim kadar test kitabım var ve ben buna rağmen sınavlardan kötü aldım. Aileme mahcup olmak istemiyorum. Aynı zamanda hedeflerim var ama sözden öteye geçmiyor. Hiçbir hedefimi gerçekleştiremiyorum. Söyler misin Sema, sen nasıl başarıyorsun?
Evet, Selin de avukat olmak istiyordu. Arkadaşının gönlünü ferahlatmak isteyen Sema Nur bir müddet düşündü ve ardından:
— Nasıl başardığımla ilgili tabii ki konuşabiliriz. Ama eğer istersen, ondan önce başarmakla ilgili yazar Nurullah Genç’in aktardığı bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum, dedi.
Selin:
— Tabii ki, dinlemek isterim, derken tebessüm etti. O tebessüm ile Selin’in yüzüne can gelmişti bile. Sema Nur, onun tebessümüne tebessümle karşılık verdi ve hikâyesini anlatmaya başladı:
---
"Osmanlı'nın son dönem ünlü hattatlarından Mehmet Efendi, öğrencilerine, ‘Bugün ben vavları, mimleri, besmeleyi yazmada aranan bir hattat isem bunun arkasında bir oduncunun verdiği ders bulunmaktadır,’ deyince öğrencileri hayretle bunun nasıl mümkün olabileceğini düşünürler. Hattat Mehmet Efendi anlatmaya başlar:
‘Bir ikindi sonrası pencereden besmele yazmaya çalışıyordum. O zamanlar öyle bilinen bir hattat da değildim. Bahçede odunlar vardı, kırılması lazımdı. Eşim hanımefendi sürekli uyarıyordu beni:
“Odunları kırdır, odunları kırdır!” diye. Normalde oduncular güçlü kuvvetli olur, odunları iki saatte kırar, bir altın alıp giderlerdi. O gün bekledim, bekledim ama oduncu gelmedi. Derken sokağın köşesinde cılız bir ses duydum. Döndüm baktım; 70’li yaşlarını aşmış, beli bükülmüş, zor adım atan bir adam geliyordu. Bir balta vardı omzunda, tiz bir sesle “Oduncu!” diye sesleniyordu. İçimden, “Bu adam bizim odunları nasıl kıracak?” diye düşündüm. Yine de seslendim:
“Amca, bizim bahçede kütükler var, kırabilir misin?” dedim. “Oğlum, benim işim odun kırmaktır,” diye yanıt verdi. "Kaç saatte kırarsın?" diye sordum. "Bir saatte bitiririm," dedi. Şaşırdım, normal oduncular bile iki saatte kırıyordu. "Peki, ne kadar ücret alırsınız?" diye sordum. "İki altın," dedi. “Ama amca, diğerleri bir altına kırıyor,” deyince, “Evlat, ben bir saatte kırarım, iki altın alırım. Ücretim budur. İstemiyorsan söyle, gideyim,” dedi.
Kendinden o kadar emindi ki, kabul ettim. Amca başladı odunları kırmaya. Hiçbir parçaya baltayı ikinci defa indirmeden bütün odunları kırdı. Tam bir saatte işini bitirdi. Sonra bana dönüp, “Altınlarımı getir,” dedi.
Altınları verdim. "Amca, hakkını helal et," dedim.
"Niye evlat?" diye sordu. "Aleyhinde düşündüm," diye itiraf ettim. "İçinden kıramayacağımı düşündün, değil mi? Bu yaşımda, bu halimle beli bükülmüş sandın." "Vallahi amca, öyle düşündüm. Hâlâ da nasıl kırdığını anlayamıyorum. Bir saatte bitirmene şaşırdım. Hayatımda ilk defa bu kadar sayıda kütüğü, hiçbir parçaya iki defa baltayı vurmadan parçalayan bir adam görüyorum. Bana başarının sırrını anlatır mısın, amca?" diye sordum. Amca güldü. "O kadar da ileri gitme evladım," dedi. "Niye amca? Yanlış bir şey mi söyledim?" "Benim bir saatime iki altın verdin. Elli yılın sırrını ise bedava istiyorsun. Öyle bir şey olabilir mi?" dedi ve yeniden gülümsedi. "Amca, ne yapmam lazım? Söyleyin, yapayım," dedim.
"Evladım, bana iki altın daha getirirsen sana bir cümle daha söylerim," dedi. Koştura koştura iki altın daha getirip avucuna bıraktım. İhtiyar, az önceki neşeli hâlinden ciddileşti ve şöyle dedi:
"Evladım, sen cömert bir adamsın. O yüzden sana birkaç cümle söyleyeyim. Ne iş yapıyorsun?" "Hattatlık yapıyorum," dedim. "Vav yazıyorsun, Elif yazıyorsun, besmele yazıyorsun, değil mi?" Başımı salladım.
"Peki, biliniyor musun? Tanınıyor musun? Sahaflarda eserlerin bulunur mu?" diye sordu. "Hayır, beni kimse tanımaz," dedim. "Bilemezler evladım, nereden bilecekler ki seni? Ama bak, beni bütün köy tanır ve bilir," dedi. Nedenini öğrenmek istedim. "Sen hiç bugüne kadar rüyanda bir kez bile Elif gördün mü, oğlum?" diye sordu. "Görmedim," dedim. "Besmele gördün mü?" dedi. "Hayır, görmedim," dedim.
"Peki, rüyanda besmele yazdın mı?" diye sordu bu kez. "Hayır, görmedim de yazmadım da," dedim. Gözlerimin içine baktı ve tuhaf bir tavırla, "Senden hattat olmaz oğlum, git başka işlerle uğraş," dedi. "Amca, neden böyle söylüyorsun?" diye sitem edince, hayatıma damga vuran o unutulmaz dersi verdi:
"Bak evladım, ben odunları ikinci defa baltayı vurmadan nasıl kırıyorum, biliyor musun? Elli yıldır odun kırıyorum, yetmişi aşmışım ama sabahlara kadar rüyalarımda hâlâ odun kırıyorum. Bir adam ki yaptığı işi rüyalarında görecek kadar benimsememişse, o adam başarılı olamaz. İsteğini diri tut, o zaman başarırsın."
"Allah’a ısmarladık," dedi ve yürüyüp gitti. İşte o günden sonra ben de rüyalarımda Elif görmeye, besmele yazmaya başladım.
---
Sema Nur, Selin’in gözlerine bakarak:
— İşte ben de bu şekilde başarıyorum arkadaşım. Hayallerimi ve hedeflerimi rüyalarımda görecek kadar önemsiyor ve düzenli bir şekilde çalışıyorum. Bunu sen de yapabilirsin. Dilersen birlikte bir çalışma programı yapalım ve hedeflerimiz için beraber çalışalım, dedi.
Gerçekten de öyle oldu. Sema Nur ve Selin önce rüyalarında avukat olduklarını gördüler, buna inandılar ve çok çalıştılar. Sonuç olarak dört yıl sonra girdikleri sınavda ikisi de aynı hukuk fakültesini kazandı.
Yaren Sultan / Mardinlife.com