Memlük Devleti hangi yıllarda yaşadı? Ne zaman kuruldu? Ne zaman yıkıldı

GÜNDEM

Memlûk Devleti, kölelikten gelen Memlûkler’in kurduğu bir askeri aristokrasi devletidir. Kâhire merkezli kurulan bu Türk devletinin dini Sünni İslam idi ve halkının büyük bir kısmını Araplar oluşturmaktaydı. Arapça kaynaklarda adı sıklıkla “Ed-Devlet’üt-Türkiyye” yani Türk Devleti olarak geçse de literatürde isimleri Memlûk Devleti olarak kalmıştır. Resmî dili Arapça olsa da ordu ve devlet dili olarak Türkçe benimsenmişti. 1250-1517 yılları arasında hüküm sürecek olan Memlûkler, bir taraftan Moğolları durdurmuş diğer taraftan Haçlı Seferleri sonucunda Ortadoğu’da kurulan devletleri ortadan kaldırmışlardır. Bu sebeplerden dolayı olmalı ki İbn Haldûn, Memlûkler’in Allah’ın büyük bir lûtfu olduğunu söylemiştir.

Memlûk Devleti’nin siyasi egemenliğine ise Osmanlı Sultanı I. Selim son verecektir.

Memlûk Devleti’nde saltanat değişikliği soya bakılmaksızın gerçekleşmesine rağmen iktidar, Bahrî Memlûkleri ve Burcî Memlûkleri olmak üzere iki döneme ayrılmıştır. Biz yazımızı 3 bölümde sunacağız; ilk bölümde “memlûk” kelimesinin etimolojik ve terimsel anlamlarına ve Bahrî Memlûkleri dönemine göz atacağız. İkinci bölümde Burcî Memlûkleri dönemini anlatarak Memlûk Devleti’nin siyasi tarihini noktalayacağız. En son bölümde ise Memlûkler’in siyasi, sosyal ve kültürel hayatına ilişkin bir yazı ile yazı dizimizi sonlandıracağız.

Memlûk Kelimesinin Etimolojik ve Terimsel Anlamı ile İslam’daki Yeri

Memlûk kelimesi, Arapça “me-le-ke” fiil kökünden türemiş bir ism-i mef’ul’dür ve sözlükte “köle”, “birinin malı olan” anlamlarına gelmektedir. Çoğulu “Memlûkûn” ve “Memâlik”tir. Kelime kaynağını muhtemelen Kur’an’dan almaktadır. Kur’an’ın birçok ayetinde “cins ayırt etmeksizin” köleleri ifade etmek için kullanılır. Yine bu manada Kur’an’da geçen “abd” kelimesi, daha sonraları siyahi köleler için kullanılagelmiştir.

Hz. Muhammed’in hadislerinde de bu kelimeler Kur’an’daki anlamlarıyla kullanılmışlardır.

Memlûk kelimesi sonraları ise İslam tarihinde “hükümdar veya emirlerin muhafız birliklerinde görev yapan özel sosyal ve hukuki bir statüye sahip asker” anlamında kullanılarak yeni bir anlam kazanmıştır. Hakimiyetlerini güçlendirmek amacıyla İslam tarihinde ilk defa “memlûk” kullananlar Abbasi halifeleridir. Devlet içerisindeki İran nüfuzunu kırmak ve ona karşı dengeleyici bir güç unsuru oluşturmak amacıyla halife El-Me’mûn (813-833) zamanında ilk kez “memlûk” kullanılmaya başlanılmıştır.

Memlûklerin Mısır’a Gelişi

Memlûk Devleti’nin kurulması 1250 tarihinde olsa da ortaya çıkışları ve Mısır’a gelişleri daha eski tarihlerde gerçekleşmiştir. Abbasi Devleti içerisindeki Türk askerlerin ve emirlerin giderek nufüzu artmış bu bağlamda onlara geniş iktalar tahsis edilmiştir. Giderek bölge valileri de Memlûk orduları kurmuşlar ve nitekim başarı gösteren Türk kumandanlar çeşitli vilayetlere vali olarak atanmışlardır. Tolunoğlu Ahmet (868-884) ve Ihşid Muhammed bin Togaç (939-946) bu bağlamda Mısır’da memlûk askerlerinin de desteğiyle birer devlet kurmuşlardır.

Memlûk askerlerinin Mısır’daki etkinlikleri Fatımîler ve Eyyubîler dönemlerinde de artarak devam etmiş, elit ve askerî bir sınıf oluşturmuşlardır.

Eyyûbiler Devrinde Memlûklerin Nüfuzunun Artması

Selâhaddin Eyyûbi’nin ölümünden sonra (1193) varisleri devleti aralarında paylaşmışlardır. Mısır, Şam, Halep, Baalbek ve diğer merkezlerde Eyyûbî ailesinden gelen hükümdarların hakimiyeti altında bir takım emirlikler ortaya çıkmıştır. Çok geçmeden bu beylikler siyasî bir rekabet içerisine girip asker sayısını hızla arttırmaya giriştiler. Nitekim bu amaç doğrultusunda Kıpçak coğrafyasından ve Maverâünnehr’den çok sayıda Memlûk getirerek onları asker olarak yetiştirmişlerdir. Kısa bir süre sonra da bu Türk memlûkler Eyyûbî hükümdarlarının vazgeçilmez güçleri olmuşlar ve bunun neticesinde onlarda siyasî meselelere müdâhil olmuşlardır. Bu müdâhil olmanın neticesinde memlûkler, 267 yıl boyunca Mısır merkezli bir devlete hükmedeceklerdir.

SİYASÎ TARİH

Bahrî Memlûkleri 1250-1382 (El-Memâlik’ül Bahriyye)

Bahrî Memlûkler adlarını Nil Nehri üzerindeki Ravza Adası’nda bulunan kışlalarından almışlardır. 

Bu kışlaya yerleştirilen memlûkler, Kıpçak ülkesi ve Maverâünnehr gibi Türk bölgelerinden satın alınarak getirtilmiştir. Eyyûbî ordusunun önemli güçlerinden olan Bahrî Memlûkler, Eyyûbî hükümdarı Necmeddin Eyyûb’ün ölümünden sonra Fransa kralı IX. Louis’nin önderliğindeki Haçlı ordusunu 9 Şubat 1250 tarihinde mağlup etti. Yapılan muharebe sonucunda IX. Louis esir düştü. Necmeddin Eyyûb’ün Türk asıllı karısı Şecereddür ve Bahrî Memlûklerinin bu başarılarını takdir etmek yerine Necmeddin’in oğlu Turan Şah, Bahrî Memlûklerin elindek iktaları elinden aldı ve Şecereddür’den mücevherlerini ve mallarını istedi. Nitekim bu sorunlar sebebiyle Turan Şah, Bahrî emiri Baybars El-Bundukarî ve beraberlerindeki emirlerin suikasti sonucunda öldürüldü.

Turan Şah’ın öldürülmesinden sonra yerine tarihte az rastlanan bir şekilde annesi Şecereddür tahta çıktı.

Fakat bu durum diğer Eyyûbî emirliklerindeki emirlerin ve Abbasi halifesinin hoşuna gitmedi. Hatta Suriye Eyyûbî emirleri Mısır’ı ele geçirmek amacıyla harekete geçmişlerdi. Bunun üzerine Şecereddür, Bahrî Memlûkleri emirlerinden Atabek’ül-Asâkir İzzeddin Aybek ile evlenerek 31 Temmuz 1250’de sultanlığı ona devretti. Böylece Memlûkler Devleti resmen kurulmuş oldu. Ancak diğer Eyyûbî meliklerinin itirazı üzerine Aybek tahtan çekildi ve yerine Melikü’l-Eşref Musa tahta çıktı. Buna rağmen sorun çözülmedi ve Suriye Eyyûbîleri Mısır üzerine yürüdüler. Yapılan mücadeleyi Aybek kazandı ise de Abbasî halifesinin araya girmesi ve Moğol tehlikesinin belirmesi üzerine iki taraf arası anlaşma yaptı. Moğol tehlikesini bahane ederek tekrar tahta çıktı. Mısır Eyyûbîleri ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Hama ve Musul Eyyûbîlerinin kızları ile siyasî evlilikler yapmak istemesi üzerine Aybek, eşi Şecereddür tarafından öldürtülmüştür (10 Mart 1257).

Aybek’ten sonra yerine küçük yaştaki oğlu Nureddin Ali, onun naipliğine ise Kıpçak Türklerinden Kutuz getirildi. Daha sonra ise Kutuz, Moğol tehlikesi karşısında tahtta güçlü bir sultanın olması gerektiğini söyleyerek 11 Kasım 1259’da tahta çıktı.

Mısır’da bu olaylar olurken Orta Asya’nın steplerinden doğan yeni bir güç Ortadoğu’ya ulaşıyordu: Moğollar. Hülagü komutasında Bağdat’a giren Moğollar kısa sürede Halep, Humus, Şam, Hama ve Suriye’deki diğer önemli şehirleri ele geçirdiler. Suriye’de üst üste başarılar kazanan Hülagü, Kutuz’u itaate davet etti ise de Kutuz kendisine gelen dört Moğol elçisini öldürterek Suriye yönüne hareket etti. Bu sıralarda Moğol İmparatorluğu’nda yaşanan taht değişikliği üzerine yerine Ketboğa Noyan’ı Dimaşk (Şam) naibi tayin ederek doğuya doğru hareket etti. Kutuz, Baybars’ı öncü kumandanı tayin ederek Gazze’ye hareket etmesini istedi.

Bu durumu haber alan Ketboğa Ayn-ı Calud denen yere mevzilendi. Kısa bir süre sonra Memlûk ordusu da Ayn-ı Calud çayırına geldi. 3 Eylül 1260 Cuma sabahı başlayan savaş neticesinde Moğollar bozguna uğratıldı. Akşam olduğunda öldürülenler arasında Moğol kumandanı Ketboğa Noyan da vardı. Bu savaş Moğol ilerleyişini durdurduğu gibi, Moğolların “durdurulamaz” tezini de çürütmüştür.

Ayn-ı Calud savaşından sonra Suriye’ye doğru yürüyüşüne devam eden Memlûkler, Moğolların elinden Dimaşk, Halep, Hama, Humus ve Nablus’u tekrar aldılar. Böylece Suriye Eyyûbîleri de Memlûk Devleti’ne bağlandı. Ancak Sultan Kutuz’un söz verdiği halde, Halep’e Baybars’ı naip olarak atamaması ikilinin arasını açtı. 

Suriye’deki işlerini hallettikten sonra Kutuz Kahire’ye doğru yola çıktı. Yanında Baybars ve arkadaşları bulunduğu halde Mısır’ın başlangıcındaki El-Kusayr’e vardı. Yapılan av sırasında Baybars, Kutuz’u öldürdü. Tahta çıkan Baybars’a orada bulunan emirler de biat ettiler. Ordunun başında Kahire Kalesi’ne giren Baybars, hiçbir direnişle karşılaşmadan 25 Kasım 1260 tarihinde tahta çıktı.

Saltanatının ilk üç yılında Suriye’deki bazı sorunlarla uğraşan Baybars’ın hem iç hem de dış politika da çok işine yarayacak bir iç gelişme meydana geldi. Abbasî halifesi El-Mustâsım’ın 1258 yılında Moğollar tarafından acımasız bir şekilde öldürülmesi sonucunda Abbasî halifeliği sona ermiştir. Abbasi hanedanından bir kişi, kendisini Mısırlı fakihlerden oluşan bir heyete kabul ettirerek 13 Haziran 1261’de El-Mustansır adını alarak halife oldu. Baybars da geleneklere uyarak, göstermelik olarak halifeye biat etti. Buna karşılık halife de onu Mısır, Suriye ve o sıralarda Hülagû’nün elinde bulunan Diyarbakır ve Fırat’ın doğusunda kalan toprakların sultanı ilan etti.

Ancak El-Mustansır’ın halifeliği çok kısa sürecekti. Kaybetmiş olduğu toprakları geri almak üzere gönderilen halife de, 18 Aralık 1261 tarihinde savaşı kaybetti ve öldürüldü.

El-Mustansır’ın yanında bulunan ve Abbasî soyundan gelen Ebu’l-Abbas Ahmed Kahire’ye dönmeyi başardı ve nesebinin doğrulanması üzerine El-Hâkim adıyla halife seçildi.

Nitekim kırk yıl halifelik tahtında kalacak olan El-Hâkim’in soyundan gelenler, halifeliğin Osmanlı’ya intikâline kadar Memlûk sultanlarının hakimiyeti altında ümmetin liderliğini yapacaklardı. Bu andan itibaren büyük bir dini destek sağlayan Baybars, mesaisini Moğollar’a ve Haçlılar ile yapılacak olan mücadelelere harcayacaktı. Memlûkler, Sultan Baybars döneminde Haçlılar’a karşı başarılı oldular.

Daha önceden belirtildiği gibi Memlûkler, Şecereddür’ün saltanatında XI.Louis önderliğindeki Haçlı ordusunu yenilgiye uğratmış ve Louis esir alınmıştı. Ancak ellerinde Akka, Dimyat, Antakya, Kerak gibi birçok önemli şehri bulundurmaktaydılar. 1265’te Celile, 1268’te yaklaşık 170 yıldır Haçlılar’ın elinde bulunan Antakya ve Yafa, 1271’de Kerak (Hısnü’l-Ekrad) Sultan Baybars tarafından Memlûk sınırlarına dahil edileceklerdir.

Sultan Baybars’ın bu fetihleri sonucunda Haçlıların elinde, Akdeniz kıyı şeridinde irili ufaklı çok az kaleleri kaldı. Ayrıca Çukurova’daki Ermeni Krallığı üzerine de yürüyen Baybars, başkent Sis’i (Kozan) de yakıp yıktı.

Baybars Moğollarla girişeceği mücedelede ise yanında Altın Orda Devleti’ni bulacaktı. Çünkü Ayn-ı Calud savaşının hemen öncesinde Hülagü’yü doğuya gitmesine sebep olan taht mücadelesinde, Altın Orda Hükümdarı Berke Han, Arıg Böke’yi desteklemişti. Buna karşılık Hülagü ise Kubilay’ı desteklemiş idi. Kubilay’ın Han olması üzerine yalnız kaldığını hisseden Berke Han dindaşları olması ve Hülagü’yü durduran yegane güç olması sebeplerinden dolayı Memlûklerle ittifak kuracaktı. Baybars ilk iş olarak Moğolların (İlhanlılar) 1265, 1269 ve 1271 yıllarındaki saldırılarını geri püskürttü. Nitekim karşı saldırı olarak da 1277 yılında İlhanlı hakimiyeti altında bulunan Anadolu’ya bir sefer düzenledi. Mısır’dan yola çıkan, Sultan Baybars’ın önderliğinde güneyden Anadolu’ya giren Memlûk ordusu ile Moğol ordusu Elbistan ovasında karşılaştı. Moğol ordusunu Takavun ve Toku Noyan yönetmekte idi. Ayrıca Moğol ordusunda Ermeni, Gürcü ve Anadolu Selçuklu askerleri de bulunmaktaydı.

18 Nisan 1277 tarihinde yapılan savaşı Memlûkler kazandı ve Moğollardan yaklaşık 6700 kişi öldürüldü.

 Savaş sırasında Anadolu Selçuklu askerlerinden birçoğu isteksizlik gösterdi ve hatta bazıları Memlûkler safına geçti. Hülagü’nün ölümünden sonra yerine geçen Abaka Han ise bunu duyunca çok sinirlendiği gibi Anadolu Selçuklu halkı üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Bazı kaynaklara göre Erzincan’dan Kayseri’ye kadar İlhanlılar tarafından Anadolu’da 500.000 müslüman öldürüldü.

Baybars savaşı kazandıktan sonra yürüyüşüne devam ettiği gibi Kayseri’ye gelip Anadolu Selçuklu Sultanı olarak taç giydi. Ancak Anadolu Selçuklu devlet adamlarının savaştan önce verdikleri sözlerde durmaması ve Abaka’nın Anadolu’ya doğru ilerlemesi sonucunda Baybars geri dönmek zorunda kaldı. Bu sefer Anadolu’da kalıcı bir Memlûk hakimiyeti kurulmasına olanak sağlamadı. Sultan sefer sonucunda Şam’a döndü. Kısa bir süre sonra da rahatsızlandı. 30 Haziran 1277 Perşembe günü vefat etti.

Sultan Baybars’ın üçü erkek olmak üzere on çocuğu vardı. Erkek çocuklarından Berke Han’ın –Arapçalaşmış ifadesiyle Baraka Han– daha iki yaşındayken (1264) veliaht olduğu duyurulmuştu. Baybars’ın ölümü Berke Han Kahire’ye gelene kadar gizli tutuldu ve Berke Han Kahire’ye gelerek Memlûk Sultanı oldu. Ancak Berke Han’ın genç emirleri destekleyip, yaşlı emirleri görevden uzaklaştırması Memlûk emirleri ile arasını açtı. Kalavun ve Sungur gibi tecrübeli emirlerin baskıları neticesinde Berke Han tahttan çekildi. Memlûkler, Berke Han’ın yerine tahta kardeşi olan Baybars’ın diğer oğlu Sülemiş’i geçirdiler. Sülemiş bu sıralarda yedi yaşında olduğu için bir Atabeg’in atanması lazımdı. Sülemiş’e Atabeg olarak Emir Kalavun atandı. Ancak bir süre sonra Kalavun, Sülemiş’in yaşının küçüklüğünü bahane ederek işlerin yolunda gitmeyeceğini söyledi. Neticede Sülemiş, Kerak’a sürüldü ve Kalavun, Sultan ilan edildi (26 Kasım 1279).

Sultan Kalavun’un tahta çıkmasıyla beraber Memlûk Devleti yeni bir döneme girmiştir. 100 yıl boyunca Kalavun Hanedanı mensupları devleti yöneteceklerdir. Saltanatı’nın ilk yıllarını iç sorunları halletmekle geçiren Sultan Kalavun, bu sorunu hallettikten sonra İlhanlıların Suriye’ye yaptıkları iki saldırıyı püskürtmüştür. Haçlılar ile olan mücadeleye devam edilmiş, Antakya Haçlı Kontluğu’nun son kalıntısı olan Lazkiye şehri ve ayrıca Trablusşam, Cübeyl, Beyrut gibi önemli mevziler onun döneminde fethedilmiştir. Sultan Kalavun Akka’yı da almak için yapılan hazırlıklar sırasında ise vefat etti (10 Kasım 1290).

Yerine geçen oğlu el-Eşref Halil babasının bıraktığı yerden Haçlılar ile olan müdahaleye devam etti. Memlûkler Haçlıların elindeki son büyük kale olan Akka önlerine geldiler. Ezici bir askeri güce sahip olan Memlûkler 17 Haziran 1291 günü Akka’yı ele geçirdiler. Bu zafer sonrasında Haçlılarda yaşanan telaşı ve Memlûklerin faaliyetini tarihçi Ebulfida şu sözlerle anlatır;

“Akka’nın fethinden sonra, Allah Suriye sahilinde kalan Frenklerin yüreklerine dehşet saçmıştı. Bu yüzden onlar da Sayda, Beyrut, Sur ve tüm diğer şehirleri telaşla boşalttılar. Böylece sultan, bu kalelerin hepsini kolayca ele geçirip hemen yıktırdı; bu kadar büyük bir talih daha önce kimseye nasip olmamıştı. Bu fetihlerle kıyı topraklarının tamamı yeniden Müslümanların eline geçti ki, hiç beklenmedik bir başarıydı bu. Bir zamanlar Şam’ı, Mısır’ı ve daha birçok memleketi fethetmelerine ramak kalmış Frenkler, tüm Suriye’den ve sahil bölgelerinden işte böyle kovuldular. İnşallah buraya bir daha asla ayak basamazlar.” 

Sultan el-Eşref Halil’in bu fetihleri sonucunda Haçlılar tamamen Suriye’den temizlenmiş oldu. Daha sonra Ermeniler üzerine de yürüyen Sultan onlardan Behisni, Maraş ve Tel-Hamdun’u aldı. Bütün bu siyasi başarılarına rağmen el-Eşref Halil’in daha veliahtlık döneminde bazı emirlerle arası açılmıştı. Hükümdarlığı döneminde de devam eden bu soğukluk kendisinin ölümüne sebep olacak olan suikaste kadar gitti (12 Aralık 1293).

Sultan el-Eşref Halil’in katlinden sonra Memlûk Devleti’nde on yedi yıl sürecek olan bir kargaşa ve huzursuzluk dönemi başladı. Bu on yedi yıl içerisinde taht beş kez el değiştirdi. Bu dönem Sultan Kalavun’un oğullarından Muhammed’in üçüncü kez tahta çıkmasıyla son bulacaktı. Tahta çıktıktan sonra kontrolü eline alan Sultan, İlhanlılar’ı yendi ve Moğol tehlikesini bertaraf etti. Sultan Muhammed’in bu üçüncü saltanatı sırasında iç politikada da çok önemli başarılar sağlandı. İzlediği siyaset neticesinde Sultan kendisini öyle güvende hissediyordu ki, 1320 ve 1332 yıllarında iki defa hacca gitti.

Sıkı bir mutlakiyet sistemi kuran Sultan Muhammed, sultanlığı babadan oğula geçer hale getirmek için çalıştı ve bu konuda oldukça da başarılı oldu; onun soyundan gelenler 1382’ye kadar kesintisiz şekilde hüküm süreceklerdi. Ülkedeki imar faaliyetlerine de oldukça büyük önem veren Sultan’ın döneminde yapılam camii, medrese, han, hamam ve sarayların çoğu bugün hala Mısır ve Suriye’de ayakta durmaktadır. İktisadi durumda bu iyi gelişmelere ayak uydurdu ve ülke onun döneminde zenginleşti. Memlûklu sultanları arasında en uzun süre hükümdar olan Sultan Muhammed, 4 Haziran 1341 tarihinde Kahire’de öldü. Sultan Muhammed’den sonra tahta geçen oğulları ve torunları çok küçük yaşlarda tahta oturdukları için diğer emirlerin gölgesinde birer kukla sultan olarak hüküm sürdüler. Bu siyasi çekişmelerin neticesinde yirmi yıl gibi bir süre zarfında dokuz kez taht değişikliği yaşanmıştır. Onun soyundan gelen 12 sultan, Sultan Muhammed’in tahtta kaldığı süre kadar hüküm süremeyeceklerdi.

Sultan Muhammed’in ölümüyle beraber Memlûk Devleti yeni bir safhaya girdi. Bu dönemde Bahri Memlûkleri güçlerini kaybedecek ve yerlerini Burcî Memlûklerine bırakacaklardı. Sık sık yaşanan saltanat değişikliği ülke ekonomisini oldukça kötü etkilemiş, ayrıca 1349 yılında yaşanan büyük veba salgını da ülkeyi derinden sarsmıştır. İlerleyen yıllarda da bu kargaşa dönemi devam etmiştir. Emirler arasındaki çekişmeler askerler arasında da yaygınlaşmış hatta sokaklarda birbirleriyle çarpışmaya varacak düzeye gelmiştir. Neticede iktidara 1382 yılında Burcî Memlûkleri geçecekti…

Burcî Memlûkleri 1382-1517 (El-Memâlik’ül Burciyye)

Memlûk Devleti’ndeki emirler, her zaman emri altındaki memlûk sayısını artırmaya özen göstermişlerdir. Çünkü askeri güç Memlûklerde siyasi güç ile doğru orantılıydı. Bu doğrultuda, tahta çıkan sultanların çoğunlukla seleflerine ait olan memlûklerin önünü kestiğini görmekteyiz. Bu durumun farkında olan Sultan Kalavun (1279-1290) hiçbir emire bağlı olmamak amacıyla yeni bir memluk sınıfı oluşturmak istemiştir.

Sultan amacına uygun olarak o sıralarda Hazar Denizi’nin kuzeyi ile Karadeniz’in doğusunda yaşayan Çerkezlerden müteşekkil bir memluk ordusu kurdu.

Sultan, satın aldığı Çerkez memlûkleri Kahire’deki Cebel Kalesi’nin (Kalatu’l Cebel) burçlarına yerleştirmiş, bu doğrultuda bu memluklere Burcî Memlûkleri denilmiştir.

Sultan Kalavun döneminden itibaren nüfuzları giderek artan Burcîler, 1382’de Berkuk’un tahta çıkmasıyla saltanatı da tekellerine alacaklardı.

Berkuk siyasî zekası sayesinde sultan olacak bir kişiliğe sahipti. Nitekim memluk olarak başladığı siyasette bir süre sonra emirliğe kadar yükseldi. Emirler arasındaki çatışmalardan oldukça istifade eden Berkuk kısa bir sürede onbir yaşında bir çocuk olan Sultan es-Salih Hacı’nın en gözde emiri haline geldi. Bu süre içerisinde Çerkez memlûkleri son derece kritik ve yüksek mevkilere atayan Berkuk, diğer memluklerin tepkisini çekmemek için ihtiyatlı davranıyordu. En önemli rakiplerinden Aktemir ve Aydemir adlı emirlerin ölmesi ile Berkuk’un önünde bir engel kalmamıştı. Zaten çocuk olan Sultan Hacı tahttan indirildi ve yerine ez-Zahir unvanıyla Berkuk tahta oturdu (26 Kasım 1382). Ancak Sultan Berkuk’un tahta çıkması bir dizi isyanı beraberinde getirdi. Bu isyanın neticesinde Sultan Berkuk tahttan indirildi ve yerine tekrar Hacı sultan ilan edildi (2 Haziran 1389). Berkuk ise yakalanıp Kerak’a sürüldü.

Kerak halkının ve etrafında toplanan Çerkez memluklerin desteğiyle Berkuk tekrar tahta çıkmak için harekete geçti. 2 Ocak 1390 yılında Şakhab’da yapılan savaşı Berkuk kazandı ve Sultan Hacı ile Halife’yi ele geçirdi. Kahire’ye geri dönen Berkuk, Sultan Hacı’nın tahttan onun adına feragat etmesi üzerine tekrar sultan oldu (1 Şubat 1390). İkinci saltanatı sırasında daha ihtiyatlı bir siyaset izleyen Sultan, bütün rakiplerini bertaraf etti. Dışta ise Memlûk Devleti için yeni bir tehlike baş göstermişti: Timur. Timur, 1393 yılında Bağdat’ı ele geçirmesiyle beraber Memlûk Devleti ile sınır komşusu olmuştu. Emir Timur, Berkuk’a elçi vasıtası ile tehdit dolu bir mektup gönderdi. Elçiyi öldürten ve tehditlere kulak asmayan Berkuk, Osmanlı Devleti ve Türkmenlerle ittifak arayışına girdi.

Timur’un Hindistan’da olmasını fırsat bilen Memlûkler Bağdat’ı ele geçirdi. Kısa bir süre sonra da Sultan Berkuk öldü (20 Haziran 1399).

Hindistan’dan sonra dikkatini tekrar doğuya çeviren Timur 1400 yılında Halep’i ele geçirdi. Daha sonra güneye yöneldi ve Dimaşk(Şam) yakınlarında Memlûk ordusunu mağlup etti. Dimaşk’ı ele geçiren Timur, şehri talan ettirdi. Bunun üzerine Timur’un dikte ettiği şartlarda bir barış anlaşması imzalandı (1401). Bu süre zarfında Memlûk Devleti, Osmanlı Sultanı I. Bayezid’in önerdiği ittifak anlaşmasını reddetmiştir. Çünkü daha önceden Sultan I.Bayezid Memlûklerin elinden Malatya ve Elbistan’ı almıştı.

Bu durum Timur’a karşı olası bir Memlûk-Osmanlı ittifakını önlemiştir. Timur’un daha sonra Anadolu’ya yönelmesi ve 1405 yılında ölmesi ile Timur tehlikesi Memlûk Devleti için ortadan kalkmıştır.

Sultan Berkuk’un ölümünden sonra Memlûk Devleti dışta Timur ile mücadele ederken, içte emirler arasındaki siyasi çekişme bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bunun çekişmenin neticesinde taht değişiklikleri yaşandığı gibi 1412 yılında Sultan Ferec öldürüldü. Ancak Sultan Ferec’i öldüren emirler arasındaki sorunlar sebebiyle Halife el-Müstaîn Billah Sultan ilan edildi (7 Mayıs 1412).

Halife’nin aynı zamanda sultan ilan edilmesi geçici bir durumdan ibaretti. Abbasiler’den sonra ruhani lider olmalarından başka hiçbir vasfı olmayan halifeler, Memlûkler Devleti’nde de bu vasıflarını sürdürdüler. El-Müstaîn Billah hem halife hem de sultan unvanını taşıyan ilk ve son örnek olacaktır.

Nitekim altı ay sonra Sultan Ferec’i öldüren emirlerden olan Nevruz Şeyh sultan oldu. Bu dönemde Memlûk Devleti’nin nüfuzu Kayseri’ye kadar uzanacaktır. Sonraları Memlûk Devleti’nin dikkatini denizler üzerine çevirdiğini görüyoruz. Sultan Seyfeddin Barsbay zamanında Kıbrıs fethedildi (1426), Seyfeddin Çakmak zamanında ise Rodos’ta bulunan Hospitalier Şövalyeleri’nin üzerine üç sefer düzenlendi.

Seyfeddin Çakmak’ın 15 yıllık saltanatından sonra, 1453 ile 1468 yılları arasında emirler arasındaki mücadelelerin neticesinde feragat, hâ’l veya suikast yoluyla altı taht değişikliği yaşandı. Bu dönemden sonra Kayıtbay tahta geçecek ve 29 yıl boyunca Memlûk Devleti’ni yönetecektir. Ülkenin dört bir yanının eserlerle donatılacağı bu dönemde Kayıtbay kuzeydeki sorunla ilgilendi. Türkmenlerin çıkardıkları isyan bu bölgede zaten bir sorun teşkil ediyordu. Şimdi ise buna bölgede nüfuzu artan Osmanlı Devleti eklenmişti. Ancak savaşta kullanılmak üzere halka ağır vergiler yüklenmesine rağmen savaşın olmaması ve buna bir de veba salgının eklenmesi ile ülkedeki huzur giderek bozulmuştur. Seksen yaşında iken tahttan oğlu adına feragat eden Kayıtbay bir gün sonra öldü. Onun ölümüyle birlikte ülkede yeniden bir siyasi istikrarsızlık baş gösterdi. Ard arda yaşanan taht değişikliklerine cinayetler de eklendi. Bunun verdiği etkiyle emirler artık sultan olmayı istememeye başladılar. 1501 yılında gönülsüz olmasına rağmen tahta Kansûh el-Gûrî geçti.

Kansûh el-Gûrî hükümdarlığının ilk yıllarında ufak tefek isyanlarla uğraştıktan sonra ekonomiyi düzeltmeye yöneldi. Bunun için halktan zorla vergi topladıysa da ekonomiyi düzeltmeyi başardı. Bu sıralarda Memlûk Devleti için yeni bir sorun ortaya çıkmıştı. Ümit Burnu’nun keşfedilmesi ile Hindistan’a gidecek yeni yolun keşfedilmesi Mısır’ın ekonomisini olumsuz etkiledi. Bunun neticesinde Sultan, Portekizliler ile mücadele edebilmek için yeni bir donanma hazırlattı ve onları Kızıldeniz’e gönderdi. Yapılan ilk deniz savaşını Memlûkler kazandılarsa da Portekizliler tekrar üstünlüğü ele geçirdi.

Yıkılma yolunda ilk darbeyi alan Memlûk Devleti nihai darbeyi ise Osmanlı Devleti’nden alacaktı.

Memlûk-Osmanlı İlişkileri ve Memlûk Devleti’nin Yıkılışı

Osmanlı Devleti ile Memlûk Devleti arasındaki ilişkiler I.Murad devrinden itibaren dostane bir şekilde başlamış ise de I.Bayezid döneminde Malatya’nın Memlûkler’den alınması iki ülke arasındaki ilişkileri germiştir. Ancak her iki devletin Timur ile olan münasebetleri aralarındaki sorunları ertelemelerine sebep olmuştur. Fatih döneminde yaşanan Hicaz su yollarının tamiri ve Dulkadir Beyliği üzerinden yaşanan siyasi rekabet, II. Bayezid döneminde ise Memlûk Devleti’nin Cem Sultan’ı himaye etmesi ve Çukurova’da yaşanan rekabet Memlûk-Osmanlı ilişkilerini olumsuz olarak etkilemiştir.

Yine de II. Bayezid döneminde Portekizlilere karşı denizde yapılan mücadelede Osmanlı Devleti’nin Memlûk Devleti’ne yardım ettiğini görüyoruz.

II. Bayezid’in tahttan feragat etmesi üzerine tahta en küçük oğlu I.Selim geçti. Saltanatının ilk iki yılını iç meselelere harcayan Sultan Selim, daha sonra dikkatini şehzadeliği dönminde yakından tanıdığı Safevîler üzerine verdi. Yapılan hazırlıklardan sonra Safevîler üzerine sefere çıkan I.Selim, 24 Ağustos 1514 günü Çaldıran ovasında Safevî ordusunu yendi. 1515 yılında ise, Safevî seferinde kendisine yardım etmeyen, Elbistan civarlarındaki Memlûk Devleti’ne bağlı Dulkadir Beyliği’ni sınırlarına dahil etti. Bunun üzerine Memlûkler telaşa kapıldı ve Sultan Gûrî Suriye’ye kalabalık bir orduyla geldi. Zaten Memlûkler’in, Osmanlı-Safevî mücadelesinde Safevîleri desteklemesi ile iki devlet fiili olmasa da birbirlerine düşman olarak bakıyorlardı. Bu durum üzerine yapılan görüşmelerden de her hangi bir sonuç alınamadı ve artık savaş kaçınılmaz oldu.

Çaldıran Savaşı’ndan 2 yıl sonra aynı tarihte yapılan Mercidabık Savaşı’nı I.Selim komutasındaki Osmanlı Devleti kazandı. Memlûk Sultanı Kansuh el-Gûrî ise savaş sırasında öldü, Halife El-Mütevekkil ise esir edildi. Daha sonra Halep, Şam ve diğer Suriye şehirleri ile Filistin Osmanlı hakimiyetine girdi. El-Gûrî Kahire’den Suriye’ye hareket ederken yerine Tumanbay’ı bırakmıştı. I.Selim ona bir mektup yazarak eğer kendi hakimiyetini kabul ederse onu Mısır’da vali olarak bırakacağını söyledi. Ancak Tumanbay bunu kabul etmedi. İlerlemeye devam eden Osmanlı ordusu 26 Aralık’ta Kahire yakınlarındaki Ridaniye’de Memlûk ordusuna nihai darbeyi indirdi. Kahire’de Cuma hutbesi I.Selim adına okundu ve böylece Memlûk Devleti tarih sahnesinden silinmiş oldu. Tumanbay ve ona bağlı olanlar dirense de, Kahire sokaklarında yaşanan şiddetli çarpışmalar sonunda Tumanbay yakalandı ve idam edildi.

Her ne kadar Memlûk Devleti yıkılıp, Mısır bir eyalet olarak Osmanlı Devleti’ne bağlandıysa da memlûkler Mısır’da varlıklarını devam ettirdiler. Osmanlı Devleti bu memlûk sistemine bazı yenilikler getirdi. Akrabalık bağları güçlendirilerek, memlûklerin oğullarının da devlet makamlarına gelmelerinin önü açıldı. 

Ancak bu sefer aileler arasında bir çekişme peydâ oldu. Osmanlı valileri ise bu bölünmüşlükten yararlandıkları ölçülerde başarılı oldular. İmparatorluğun zayıflamaya başladığı XVII. yüzyıldan itibaren ise memlûkler, eyalet içerisinde önemli makamları ele geçirdiler. Memlûklerin Mısır’daki bu iktidarına 1811’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa kanlı bir şekilde son verdi.

SİYASÎ YAŞAM

Memlûk Devleti merkeze bağlı vilayet ve eyaletlere bağlı emirlik ve hükümdarlıklardan oluşan bir sultanlıktı. Ancak saltanatın devamlılığı kesin kaideler ile belirlenmemiştir. Sultanlar çoğunlukla sağlıklarında bir halef ilan etseler de bu durum çok nadir olarak gerçekleşirdi. Memlûk Devleti’nde sultan olacak kişinin emirler arasından seçimle başa getirildiği belirtilse de bu durum oldukça idealize edilmiştir. Bir emirin sultan olabilmesi o kişinin meziyetlerine ve kendisine sadakatle bağlı bir gurubu oluşturmasına bağlı idi. Bu durumda gücü elinde bulunduran kişi en yakın rakiplerini eledikten sonra diğer emirlerin biatı ile başa geçilir veya “seçilir”di. Bununla birlikte Memlûk Devleti’nde Kalavun Hanedanlığı bir istisna teşkil etmektedir. Sultanlar dini meşruiyetlerini halifenin menşuruyla kazansalar da Memlûkler döneminde halifenin yetkileri sembolikti. Memlûk sultanları çoğunlukla Kahire’deki Kal’at-ül Cebel’de ikamet ederlerdi. Sultana kaynaklarda “kılıç erbabı” (erbâb es-suyûf), “kalem erbabı” (erbâb el-kalem) ve “dini vazifeler erbabı” (erbâb el-vazaif ed-diniyye) olarak geçen üç sınıfın hizmet ettiği belirtilir. Ancak hangi memuriyetin hangi sınıfa girdiği kesin olarak belirtilmemiştir. 

Vezirlik makamı İslam devletlerinde Abbasilerden itibaren var olsa da, Memlûk Devleti’nde saltanat naipliği makamı ile vezaret makamı arka plana itilmiştir. Kesin bir görevleri bulunmamakla beraber, vezirlerin zaman zaman malî işleri zaman zaman da bazı askerî işlerde görev aldığı görülmektedir. Sultan en-Nasır Muhammed’in saltanatında ise vezaret makamı iptal edilmiştir.

Memlûk Devleti’nde devlet protokolünde saltanat naipliği sultandan sonra ikinci sırada gelmektedir. Al-Umari bu makamın önemini “O sınırları olan bir sultandır. Gerçekten o, ikinci sultandır.” sözleriyle dile getirmiştir. Memlûk Devleti’nde saltanat naibinin görev ve yetkileri neredeyse sultanın görev ve yetkilerine eş değerdeydi. Nitekim Sultan Muhammed otoritesini tehdit eden bu makamı ortadan kaldırmıştır.

Atabeklik makamı, Memlûklerin ilk devirlerinde Selçuklular zamanındaki anlamı ile paralel olarak “çocuk yaşındaki sultanın/şehzadenin koruyucusu” anlamında kullanılmıştır. Ancak daha sonraları atabekliğin “mukaddem el-asker” (ordunun baş komutanı) makamında kullanılmaya başlandığını görüyoruz. P. M. Holt bu makamın zamanla başlangıcındaki anlamını yitirdiğini ve zamanla emirler arasında ileri gelme ile eş anlama geldiğini belirtmiştir.

Atabeklik, Memlûk devlet hiyerarşisinde naipten hemen sonra gelse de her iki makamda bulunan kişiler zaman zaman sultanlığı ele geçirmişlerdir.

Birçok Müslüman-Türk devletinde rastlanan “kazaskerlik” makamına Memlûklerde de rastlanmaktadır. Kazasker olan kişi seferde ve hazarda sultanın yanında bulunurdu. Asker kökenli kişilerin üstlendiği bu makamı bazı zamanlar “Hâcib el-Hüccâb” icra ederdi.

Memlûk Devleti’nde siyasi hayatın bir diğer önemli aktörü ise ordudur. Ordu, anayurtlarından toplanılan, eğitilen, azad edilen ve emir mertebesine yükselen memlûklerden oluşurdu. Emirler yalnızca silahlı kuvvetlerde yer almaz aynı zamanda devletin önemli kurumlarında da yer alırlardı. “Evlad en-nâs” olarak adlandırılan memlûklerin oğulları çoğunlukla babaları gibi bir mertebeye ulaşamazlardı. Ordu üç parça idi; sultan memlûkları (el-memâlîk es-sultaniyye), halka birlikleri (Eyyûbi hükümdarlarının muhafızları olan bu grup Memlûkler döneminde önemini yitirmiştir) ve emirlerin maiyetinde bulunan memlûkler. En önemli ikta toprakları emirlere verilirdi. Daha sonra sultan memlûklarına, en önemsiz iktalar ise halka birliklerine verilirdi. Ayrıca emirlerin de kendi içerisinde bir hiyerarşisi bulunmaktadır;

• Emîr-i Hamse (Beşler Emiri): Emirlerin en küçük rütbelisi idi. Sayıları az olmakla beraber daha çok ölen emirlerin çocuklarına bu unvan verilirdi.
• Emîr-i Aşere (Onlar Emiri): Bunlar on memlûğe veya biraz daha fazla memlûğe sahip emirlerdi. Küçük valilerin ve küçük vazifelerin görevlileri bu emirlerden oluşurdu.
• Emîr-i Tablhane (Kırklar Emiri): Genellikle kırk memlûk sahibi emirlerdi. Sayıları zaman zaman kırkı aşsa da kırktan aşağı olmazdı. İkinci dereceden önemli görevler bu emirlere verilirdi.
• Emîr-i Mie (Yüzler Emiri): Yüz memlûk sahibi olan bu emirler savaşlarda bin kişiye komuta ederlerdi. Emirler arasında en yüksek unvan olan bu emirler büyük görevlerde rol alırlardı ve sayıları yirmi dört idi. Olası bir saltanat değişikliğinde tahtın en önemli adayları bu emirlerdi.

Memlûk siyasi hayatının bir diğer önemli parçasını ise divanlar oluşturmaktadır. Bu divanların bazılarından bahsetmek gerekirse;

• Divan el-Ceyş: Devlet içerisindeki askeri meselelerin görüşüldüğü bu divanda, emirlere ait iktalarla ilgili konular da görüşülürdü.
• Divan el-İnşa: Bu divan genellikle diğer devletlerle olan münasebetlerin ve eyaletlerin emirleri ile olan haberleşmelerin konuşulduğu divandır.
• Divan el-Ahbas: Vakıflarla ve vakıf arazileri ile ilgili meselelerin görüşüldüğü divandır.
• Divan el-Nazar: Günlük, aylık ve senelik olmak üzere muhasebenin yapıldığı ayrıca maaş ödemeleri ve diğer maliye ile ilgili meselelerin görüşüldüğü divandır. 

Son olarak Memlûklerin siyasi yapısı karmaşık ve dinamik bir siyasi yapıdır; ama aynı zamanda bu dinamizm, gelişen bir formdadır. Birçok yönüyle kendisinden önceki devletlerin etkilerini devam ettirmektedir. Ancak Memlûklerin siyasal yaşamındaki en karakteristik özellik idari, siyasi ve iktisadi görevlere asker kökenli kişilerin getirilmesidir. Dini ve adli görevler ise ilim adamlarına verilmiştir.

SOSYAL YAŞAM

Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin bulunduğu Memluk sosyal yaşantısında, çoğunluğu oluşturan Müslümanlar iki sınıfa ayrılıyordu; yönetici askeri sınıf ve halk. Ekonomik hayatın çoğunluğunda toprakları da elinde bulunduran askeri sınıfın hakimiyeti söz konusuydu. Bununla birlikte tüccarlar bu grubun ardından ikinci sırada gelmekteydi. Alimler ise halk ile yönetici sınıfın arasında aracı rolünde idiler.

Memlûk Devleti’nin en önemli ekonomik geliri sahip olduğu coğrafi konum gereği ülkeler arasındaki ticaretti. Bunun önemini iyi kavrayan Memlûkler önemli ticari şehirlere kervansaraylar, çarşılar, pazarlar, hanlar inşa ettirdiler. 1347 yılında yaşanan büyük veba salgını ve akabinde gelen Timur’un fetihleri Memlûk ekonomisini derinden sarsmıştır. Bu duruma bir de Ümit Burnu’nun keşfi de eklenince ekonomi iyiden iyiye bozulmuştur. Endüstri alanında ise savaş aletleri, gemileri ve dokumacılık, madencilik oldukça gelişmiştir. Ayrıca Mısır yün, ipek ve pamuk ürünleriyle meşhurdu.

Memlûk Devleti’nin en geniş sınırları kuzeyde Anadolu’dan güneyde Yemen’e, doğuda Irak’tan batıda Libya’ya kadar uzanıyordu. Bu kadar geniş topraklara hükmeden bir devlet içerisinde birçok inanç bulunuyordu. Bunlar içerisinde elbette ki en kalabalık nüfusu Müslümanlar oluşturuyordu. Bununla birlikte Memlûk Devleti, İslam’ın kutsal topraklarına ve üç semavî dinin kutsal şehri olan Kudüs şehrinin de hakimiydi. Ayrıca Sünni İslam dünyasında oldukça etkili –ancak Abbasîlerden sonra sembolik– bir kurum olan hilafet makamı da onların elindeydi. Halifeler Memlûk Devleti’nde istisnai durumlar dışında siyaset üzerinde her hangi bir etkiye sahip değillerdi. Devrin önemli tarihçilerinden olan Makrîzi’nin (ö. 1442) şu sözleri bu bağlamda oldukça önemlidir;

“Halifenin hiçbir otoritesi, hatta düşüncesini ifade etme hakkı bile yoktu. Zamanını soylular, yüksek derecede memurlar, fakihler ve hâkimler arasında onlara akşam yemeklerine ve eğlencelere davet ettikleri için teşekkür ziyaretleri yaparak geçirirdi.”

Makrîzi’nin sözlerinden de anlaşılacağı gibi Memlûklerde hilafet makamı siyasi güç için kullanılmaktadır. Tahta çıkan sultanın meşruluğunu onaylamak için gerçekleştirilen ritüel dışında halifeler siyasi ortamlarda gözükmemekte idi. İslam devletlerinde bir şehirdeki adli işleri yürütmesi için şehirlere kadılar atanırdı. Suriye ve Mısır’da Memlûkler döneminde daha çok Şafii mezhebinden kadılar atanmaktaydı. Kahire’de Şafii kadılarla birlikte diğer üç mezhebin de kadılarının atanması ilk defa Sultan Baybars zamanında gerçekleştirilmiştir. Fakat yine de ilginç bir şekilde törenler sırasında bu kadılar arasında bir kıdem sırası gözetilmiş ve Şafii kadısı ilk sıraya yerleştirilmiştir. Medreselerde verilen fıkıh derslerinde ise mezhepler arasında her hangi bir ayrım gözetilmemiştir.

Memlûkler devrinde dini yaşamda, Müslümanlar arasında yaşanan en önemli olay ise “Selefiyye” akımının öncülerinden olan İbn Teymiyye’nin (ö. 1328) düşünceleridir. Bu akıma göre itikadî konularda yalnızca Kur’an ve Sünnet’e bağlılık gösterilmeli, tabiin denilen kişilerin yolunda gidilmelidir.

Türbe ziyareti, anıt mezar, bazı sufi uygulamaları, Kıpti Hıristiyanlarına hoşgörülü davranma, Şiiliğe izin verme gibi uygulamalara İbn Teymiyye açıktan açığa karşı çıkmış bunun neticesinde altı defa hapise atıldıysa da, beş kez serbest bırakılmıştır. İbn Teymiyye, özellikle resmi ve dini kurumsallaşmayı savunması gibi devletin yararına olan bazı düşünceleri sebebiyle fikirlerini dile getirilmesine kısmen izin verilmiştir. Ancak onu beş kez serbest bırakmak tutarsız bir uygulama gibi görünmekle beraber, Memlûk Devleti’nin İbn Teymiyye’ye ve görüşlerine pragmatist bir yaklaşım gösterdiğinin de göstergesidir.

Memlûk toplumunun Hıristiyan algısı ise iki şekildedir; yağmacı Haçlı Hıristiyanlar ve Mısır’ın yerli Hıristiyanları. İlk gruba karşı cihad politikası izlenildiyse de Mısır’ın yerli Hıristiyanları olan Kıptilere oldukça hoşgörülü davranıldığını görüyoruz. Ancak yine de 1321’de olduğu gibi çatışmalar da olmuyor değildi. O yıl doğan gerginlik sonucu karşılıklı olarak ibadethanelere zarar verildiyse de çatışmalar büyümeden bastırılmıştır.

Mali açıdan kadim zamanlardan gelen tecrübeleri olan Kıptiler, Mısır’ın Müslümanların fethinden Memlûkler devride dahil olmak üzere bürokraside görev almışlardır. Yahudiler ve Hıristiyanlar inanç özgürlüğüne sahip olmakla beraber, sultanlar bu cemaatlerin başlarına istediği bir kişiyi nazır olarak tayin ederlerdi. Eğitim ve öğretim kurumlarına sahip olan gayrimüslimler vakıf da kurabiliyorlardı.

KÜLTÜREL YAŞAM

Memlûk Devleti’nin coğrafi konumu ticari yaşamı olumu etkilediği gibi, kültürel hayat üzerinde de oldukça olumlu etkisi oldu. Memlûkler’in hakim olduğu şehirlerden özellikle Kâhire ve Şam çağlar boyunca İslam dünyasının entelektüel faaliyetlerinin en yoğun olarak yapıldığı önemli merkezlerden oldular. Bu bağlamda Memlûk coğrafyasında astronomi, matematik, tarih başta olmak üzere pozitif ve beşerî ilimler alanında önemli insanlar yetişti. Memlûk Devleti’ndeki kültürel hayatı incelemeye öncelikle önemli bazı alimleri inceleyerek başlayacağız. Daha sonra ise “Memlûk Sanatı”na kısaca göz atacağız.

İslam medeniyetinin olmazsa olmazlarından olan eğitim, bütün İslam devletlerinde olduğu gibi Memlûk Devleti’nde de oldukça önemsenmiştir. Zaten hali hazırda bulunan bir çok medresenin yanına ihtiyaca göre yenileri eklenmiştir. Gerek Moğol akınları gerekse Endülüs’teki Reconquista hareketindan dolayı alimler Memlûk ülkesine sığındılar. Bu durumla birlikte Memlûk Devleti alimler bakımından oldukça zengin bir devlet olmuştu.

Makrîzi : 1364/65 yılında Kâhire’de doğan ünlü tarihçi Makrîzi, fıkıh, hadis, kıraat, tarih ve edebiyatında aralarında bulunduğu bir çok ders gördü. İbn Haldun ile görüşmüş ve onun görüşlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Kâhire’nin toplumsal ve iktisadi hayatına ilgi duyan Makrîzi, muhtesib olarak devlet memurluğu da yaptı. Çeşitli divanlarda görev yapan Makrîzi bu süre zarfında bir çok devlet adamıyla tanıştı ve devlet işleriyle uğraştı. 1421-1441 arasında mesaisini tarih çalışmaları üzerine yoğunlaştırdı. O, siyasi tarihin yanı sıra iktisadi, kültürel ve sosyal tarihle de ilgilenmiş çağına göre oldukça ileri bir tarih anlayışı geliştirmiştir. Tarih yazarken objektif ve tarafsız olmaya özen göstermiştir.

İbn’üş Şâtır : 1306 yılında Şam’da doğan İbn’üş Şâtır devrin önemli astronomlarındandır. Küçük yaşlarda matematik eğitimi alan Şâtır astronomi alanında daha çok derinleşmek amacıyla Şam’dan Kâhire’ye geldi. Burada eğitimini tamamladıktan sonra Şam’a geri döndü ve Ümeyye Camii’nin muvakkitliğine getirildi. Günümüzde hala İbn’üş Şâtır’ın yaptığı güneş saati Ümeyye Camii’nde bulunmaktadır. Şam’da vefat eden Şâtır, muvakkitlik yaptığı sıralarda önemli gözlemler yapmış, zîcler hazırlamış, usturlap yapmıştır. Onun tanımladığı “Ay modeli” sonraları Kopernik tarafından aynen kullanılmıştır.

İbnü’n Nefis: 1213 yılında Şam yakınlarında doğmuş olan İbnü’n Nefis hazerfen olmasına rağmen en çok tıp alanında yaptığı çalışmalarla ün yapmıştır. Doğduğu şehirde tıp eğitimini alan Nefîs, daha sonra Mısır’a gitmiştir. Burada Sultan Baybars’ın özel hekimliğine kadar yükselmiş ayrıca medreselerde hocalık yapmıştır. Çalışmalarında Mısır’da devam eden İbnü’n Nefîs 1288’de Kâhire’de ölmüştür. İbnü’n Nefîs’in tıp tarihine en önemli katkısı ise küçük kan dolaşımını keşfetmesidir. Küçük kan dolaşımı Batı dünyasında ilk kez İbnü’n Nefîs’ten 300 yıl sonra ortaya atılmıştır.

Sanatsal faaliyetlerin de yoğun olarak yapıldığı Memlûk coğrafyasında ortaya çıkan “Memlûk Sanatı”, İslam Sanatı içerisinde oldukça önemli bir konuma sahiptir. Bulundukları coğrafyada bir çok önemli yapılar inşa eden Memlûkler, kendisine miras kalan yapıları da korumuşlardır. Bu hususta Kâhire Kalesi’ni, Halep Kalesi’ni, El-Ezher Camii ve Medresesi’ni tamir etmişler, eklemeler yapmışlardır. Ayrıca Sultan Kalavun Camii, Sultan Berkuk Türbesi, Kayıtbay Kalesi gibi önemli yapılar da inşa etmişlerdir. Mimari eserlerin yanı sıra cam, alet yapımı, mermer, el sanatları gibi alanlarda da ileri derecede örnekler göstermişlerdir.